Gökhan Kopuz / Kopuz Grup Yön. Kurulu Başkanı
Girişimci, yenilikçi ve her zaman başarı hedefleyen, hayatta tecrübe kazanmak için kesinlikle çalışmak gerektiğini her defasında dile getiren, ulaşım, inşaat, tekstil ve gıda sektörlerinde kendine yer edinmiş genç girişimci...
(532) 111 44 66
Küçük Çamlıca Mh. Filiz Sk. Korkmaz Apt. No:6 Daire 1

Arşiv 'Manşet' Kategori

Bu Gidiş Nereye?

Göçler insanlığın gidişatını şekillendiren olgulardan. İklim, bulaşıcı hastalık, savaş, ekonomik gidişat sebebiyle tarih boyunca birçok göç yaşanmış ve bu göçlere tanıklık etmeye devam ediyoruz.
Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik darboğazdan çıkmasının; feraha ermesinin tek yolu: “Sermaye sahibi girişimcilerin, nitelikli bir şekilde rekabete bağlı katma değer üretmesine bağlı.” Anlayacağınız, yolumuz kaliteli beyinlerden, kurumlardan ve sermaye sahibi idarecilerden geçiyor. Geçiyor geçmesine de; biz elimizdekilere ne kadar değer veriyoruz. Geleceği şekillendirecek beyin gücünü yurt dışından çekemediğimiz gibi, var olan sınırlı miktardaki de göç edip gidiyor.
Türkiye istatistik kurumu TÜİK verilerine göre bir önceki yıla oranla %42 artışla 253 bin 640 kişi ülkemizden göç etti. Bunların içinde hepimizin bildiği ÜLKER Yıldız Holdingte yer alıyor. Yıldız Holding, 7 milyar dolar civarındaki borçlarını yapılandırdı ve elindeki şirket hisselerini Londra merkezli şirketine sattı. (Dünya Gazetesi 30 Ocak)
Malezya son yıllarda bizim yaşadıklarımızın benzerini yaşadı. Ülkenin en nitekli kesimi olan Çinli, Hintli, laik ve kadın eğitimli beyin gücü son 25 yılda ülkeyi büyük oranda terk etti. Bu toplam nüfusun %10’unu teşkil ediyordu. Böylece Malezya dünya sistemi içindeki bütün kalkınma dinamiklerini kaybetti ve şuan orta gelir tuzağında çırpınıyor.
FETÖ’cü pislikler dışında, göç edip gidenlerin tamamına hain gözüyle bakılmalı mı bilmiyorum. Ülkemize yurt dışından para akarken, dış ülke yatırımcıları paralarını ülkemize getirirken iyiydi de, bizim ülkemizde huzur bulamayan yatırımcı parasını ülkemizden götürdüğü için mi hain oluyor? Burada çok hassas bir denge söz konusu. Bize para getiren yabancılar da kendi ülkelerinin vatan haini o zaman.
Liberal ekonomi benimsendi ise bilmeden konuşulmaması gerekiyor. Sermaye bu ekonomilerde ürkek bir ceylan gibidir, akışkandır ve garanti içinde, güven için olmak ister. Paranın nereye gideceğini, iktisadi ve siyasi şartlar belli eder. Avrupa bunu farketmiş olacak ki neo-liberal bir ekonomi modeli ortaya koymuş. Bu ekonomi modeli ile teşvikler, vergi muafiyetleri ve bir çok kanun ile değişik korumalar getirmiş ki; sermaye ülke dışına kaymasın. Biz paramızın, sermayemizin dışarıya kaçmasından üzüntü duyuyor ve yabancıların ülkemize gelmesini istiyorsak; daha yüksek siyasi ve iktisadi tekliflerde bulunmalıyız. Yoksa çalışanları zorla BES’e(Bireysel Emeklilik) sokup çıkarmamakla, bu sistemle fon oluşturmakla muasır medeniyetler seviyesine çıkamayacağız.

Hadi Köyümüze Geri Dönelim

Aslına bakılırsa bu başlık için çok düşündüm, “hadi köyümüze geri dönelim” derken “özümüze” demek istedim.
OrtaAsya’dan başlayan göç sevdamız halen dinmedi. Tam bin yıldır şehirlere göç ediyoruz. Selçuluklu, Osmanlı ile devam eden süreçte insanlar doğru topraklara yerleşleştirilmek için uğraşıldı. Osmanlı’nın 600 yıl hüküm sürdüğü ve çil çil kubbelerle medeniyet inşa ettiği o güzelim beldeler göçlerle ve iskan politikalarıyla inşa edildi.
Önceleri hayat, köylerde idi. Taşra diye bir tabir vardı, taşra edebiyatı. Modernleşme dedikleri sürecin başlaması ile her şey tersine döndü. 1928 yılında yapılan nüfus sayımlarına göre insanların %75’i köylerde yaşamakta idi.
İnsanları modernleşme süreçlerinde eğitim ve algı yönetimleri ile şehirlere sevk etmeye, yönlendirmeye başladılar. Ve bu bir zamandan sonra siyasi söylem haline gelmeye başladı. Köy enstitüleri ile köylünün kapısını çaldılar, filmler ile algıya oynadılar. Tek bir söylem vardı “Tarımla, hayvancılıkla gelişme olmaz. Modernleşelim, makineyi kullanalım sanayileşelim ve şehirlere yerleşelim.”
1960’lı yıllara gelindiğinde yapılan çalışmalar meyvesini vermeye başladı. İnsanlar köyünü, sevdiklerini geride bırakıp şehirlere göçe başladılar. Artık saban, orak, at ve eşek emekliye ayrılmıştı.
Göç edilen yerlerdeki verimli araziler üzerine sanayi tesisleri kuruldu, insanlar inşa edilen sanayi çevrelerine kümelendi. Yol, su, elektrik ile artık şehir oldular. Değerlenir buralar dediler her yere gecekondular diktiler. Sessizlik, temiz hava içinde sükunet ile toprakla uğraşan insan, huzur içinde organik üretim yapıp kendi hallerinde yaşayıp giderken bir anda bir kargaşanın içinde buldu kendini. Kapitalist sisteme göre daha çok çalışmalı, biriktirmeli, üretmeliydi. Makinenin çarkları arasında ezilip giderken insanoğlu ilk başlarda anlayamadı neler kaybettiğini. Ve yıl 2000. Köylü nüfusu %35 iken 2017 sayımlarına baktığımızda köylü oranımız sadece %7.
Peki ne oldu.? Sanayileşmenin vaatleri, tarımla, hayvancılıkla olmaz diyen zihniyet; modernleşme ile insanların ağızlarına bal çaldı. Yapılan vaatler ile insanları hayalleri satın alındı. Ve maalesef bunlara karşılık o yeşil alanların, meraların, hayvanların, doğallığın ve korunmuşluğun peşinden bakakalmak zorunda kaldı.
Gelelim mutlu sona, şehirlerde mutlu mu oldu insanoğlu. Hızla yükselen şehirlerde fazladan bir metrelik yer bile kalmadı. Otomobillerle dolaşılmayacak kadar daraldı yollar. Trafikte gıdım gıdım ilerlemek azaba dönüştü. Ama şehre göç etmiş o zihinler kimseye anlatamadılar dertlerini. Ne diyebilirlerdi ki. “Ben artık bu düzeni kaldıramıyorum, beni önceki halime döndürün” dese kim dinlerdi ki onu veya kime anlatabilirdi derdini.
Soruyorum size topraktan yaratılan ve yaratılmışların en şereflisi olan insanı topraktan ayrı düşünmek mümkün mü?
Şimdi ise tersine döndü hayat. Seneler geçti, şehrin verdiği fiziki yıkım ve yorgunluktan bunalan insanlar için köy hayatı bir yaşam tarzı oldu, bir umut oldu. Artık plazalardaki koltuklarını bırakıp taşraya göçe başlayan insanları hikayelerini işitir olduk. Herşeyi geride bırakıp köye yerleşecek kadar cesareti olmayanların imdadına da hobi bahçeleri yetişir oldu.
Beni bu konuda araştırmaya teşvik eden Ekşioğlu’nun Sarıcakaya mevkiinde kurduğu devasa 1040 dönümlük tarım arazisi. Çekimler için gittiğimiz bu tarım arazisinde binlerce meyve ağacı ve tarım ürünleri yetiştiriliyor. Üretimde hiçbir surette kimyasal girdi kullanılmadan sertifikalı tarımsal üretim yapılıyor. Bu yatırım bende bir heyecana sebep oldu. Yatırım yapacak bütün girişimcilere bu sistemi incelemelerini tavsiye ediyor ve bütün arkadaşlarıma sesleniyorum “hadi köyümüze geri dönelim!”

Sağlık Turizmi

Sağlık turizmi önceleri çok farklı bir anlamda kullanılmakta idi. Bunun en güzel örneğini ekşi sözlükte görebilirsiniz. Sözlükte “sağlık turizmi” diye arattığınızda ilk entryde şunlar yazmakta. “İnegöl oylat kaplıcaları. Çok güzel bir yer, sessizlik isteyenler, sağlık isteyenler için dağların arasında saklı kalmış cennet adeta. Yıl 2008 o zamanlar sağlık turizmi denildiğinde akla ilk olarak kaplıcalar gelmekte idi. Yorgun ve ihtiyar bedenlerin dinlendirildiği, romatizmal ve cilt hastalıkların tedavi edildiği kaplıcalardan günümüzdeki anlamına mazi koridorlarındaki kısa yolculuğumuzun ardından günümüzdeki anlamıyla sağlık turizmini gelin birlikte inceleyelim.

Turizm, ülkelerin ciddi gelir kaynakları olarak görülmektedir. Günümüze gelene kadar turizm seyahatlerinin ana maksatları ülkelerin güzide yerlerini görmek, yeni yerler, yeni insanlar keşfetmek, sahillerden denizin ve kumsalın tadını çıkarmak gibi görülürken günümüzde turizm bambaşka bir boyut almıştır. İnanç turizmi, gençlik turizmi, kış turizmi vs. derken şimdi de sağlık turizmi gelişme gösteren ve ciddi atak halinde olan bir sektör olarak karşımıza çıkmaktadır. En yalın haliyle sağlık turizmi, tedavi maksadıyla yapılan seyahatlerdir.

Pasta Çok Büyük

Sektörde pasta çok büyük, fakat asıl olan bizim bu pastadan aldığımız dilim ne kadar? Sağlık turizmi gerek gelişmekte olan ve gerekse gelişmiş ülkelerde yeni bir pazar oluşturduğundan büyük önem taşımaktadır. Coğrafi olarak bulunduğumuz konum; hem Ortadoğu hem de Avrupa arasında oluşumuz, batıya entegre olan Müslüman bir ülke oluşumuz, hem Avrupa’ya hem de Ortadoğu’ya hizmet vermemize imkan sağlamaktadır.

Avantajlarımız:

  • Hastanelerin alt-yapıları ve donanımlarının yüksek kalitede olması,
  • Hekimlerin eğitim ve deneyim düzeyinin batı ülkeleri standartlarında olması,
  • Uluslararası JCI Akredite Kuruluşuna üye 39 hastane ile dünyada 2. Sırada olması,
  • Fiyatların avantajlı olması,
  • Coğrafi konum ve geleneksel turizm çekicilikleri ve iklim koşullarına sahip olması,
  • Yabancı dil bilen personel imkanı,
  • Türkiye’nin sağlık turizmi kapsamında kaplıca, iklim, mağara, deniz, şifalı bitki ve diğer doğal tedavi yöntemlerinin en iyi uygulanabileceği zengin bir potansiyele sahip olması,
  • Türkiye’nin termal kaynakların zenginliği açısından Avrupa’da birinci ve dünyada yedinci sırada olması

Gelişmekte olan ülkeler arasında yer alan ülkemiz için sağlık turizmi çok önem kaydediyor. Milli gelire olan katkı, döviz girdileri ve sağlık turizmi paralelinde ortaya çıkacak yeni iş kollarını düşündüğümüzde bunu daha iyi idrak edebiliyoruz.

 

 

Hedef Kitle Kimler

Yukarıda da belirttiğimiz gibi ülkemizin jeopolitik konumu sebebiyle bulunduğu coğrafi konumlar çok değerli. Biz bunu fırsata çevirdiğimizde sağlık turizminde dünyada en iyiler arasında olmamıza hiçbir  bir engel bulunmuyor. Peki sağlık turizminde hedeflediğimiz kitle kimlerden oluşuyor.

  • Avrupalılar,
  • Avrupa’da ve diğer dünya ülkelerinde yaşan vatandaşlarımız,
  • Avrupa’da yaşan Müslümanlar ( Pakistan, Irak vs.)
  • Ortadoğu’da yaşayan Müslümanlar

Avrupadaki aynı kaliteyi, aynı teknolojiyi hatta daha iyisini yarı fiyatına sunmamız bizi avantajlı kılıyor yapılması gereken tek şey bu tür organizasyonların arttırılması ve bu alana yatırım yapılması.

 

Verilecek Hizmetler

Gonzales ve Brenzel (2001) sağlık turizmi hizmetlerini üç grupta incelemiş ve tablo 3’de birleştirmiştir;

* Sağlığı Geliştirmeye Yönelik Hizmetler (Kaplıca, bitkisel tedavi, masaj vb.)

* Tedaviye Yönelik Hizmetler (Estetik ameliyat, kalp ameliyatı, göz ameliyatı,

kanser tedavisi vb.)

*Rehabilitasyon Hizmetleri (Diyaliz, bağımlılık programı, yaşlı bakım programı gibi) (Gonzales ve Brenzel, 2001).

 

Ülkemizde tedavi ve operasyon ücretleri batı ülkelerine göre oldukça uygun düzeylerdedir. Örneğin, ABD’de tüp bebek tedavisi 15-16bin USD’ye, Türkiye’de 2.600 USD’ye yapılmaktadır. Lasik operasyonlar (laserle miyop,hipermetrop, astigmat vb. gibi ameliyatlar) Avrupa ülkelerinde 4.000 ile 8.000 Euro arasında değişirken, Türkiye’de 600 Euro bedellerle bu operasyonlar gerçekleştirilmektedir. Açık kalp ameliyatı Avrupa ülkelerinde 25.000 Euro iken, Türkiye’de A sınıf hastanelerde 10.000 USD’ye yapılmaktadır (Akt. İçöz, 2009).

Neden Gelişemiyoruz?

Avantajlı olmamıza rağmen neden gelişme gösteremiyoruz. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

  • İlgili kişi ve kurumların bilgi, organizasyon, kadro, bütçe yetmezliği,
  • Jeotermal tesis ruhsatlarının devlet tekelinde olması,
  • Yatırımcılara yönelik teşviklerin yetersizliği,
  • Mevzuat ve yetki karmaşası,
  • Eğitim, uzman personel ve yardımcı eleman yetersizliği,
  • Mevcut tesislerde standartlaşmanın yavaş oluşu,
  • Tedavi yönetmeliklerinin, sigorta sistemlerinin güncellenmemesi,
  • Termomineral suların aşırı tüketim ve çevre kirliliği,
  • Sivil toplum kuruluşları ile yetkili kuruluşlar, üniversite, özel sektör arasında
  • işbirliği, bilgi, uygulama ve iletişimin yeterli olmaması,
  • Yan ürünlerin sağlık ve ekonomik olarak değerlendirilememesi,
  • Tanıtım ve pazarlamada gerekli ilginin gösterilmemesidir (Tengilimoğlu,2005)

Treni Kaçırmayalım

Sağlık turizminin, dünyada hızla gelişen küreselleşme sürecinin sonuçlarından biri olduğu söylenebilir. Artık insanlar, sağlık sorunlarını çözerken, yalnızca kendi ülkelerindeki hekimleri ya da fiyatları değil; en iyi çözüm/en iyi fiyat yollarını düşünerek hareket ediyorlar. Beklentiler A+ plus otelcilik zihniyetinde hizmet veren hastaneler. Ülkemizde bu seviye yakalandı, özel de bu seviyelere geldik. Şimdi destek vakti…

Sanayi de üretemeyen, katma değer sağlayamayan ve vergilerle ayakta kalmaya çalışan ülkemiz için sağlık turizmi farklı bir boyut olabilir. Milli gelir girdilerinde büyük bir dilimi buradan sağlayabiliriz. Bu noktada devletin teşvik vermesi, bu tür organizasyonları desteklemesi gerekmektedir.

Hülasa Olarak

Türkiye’nin sağlık turizminde artıları oldukça fazla. Bunlar; yer aldığı coğrafya, sağlık sektöründeki hızlı gelişme, teknolojik araç gereç, sağlık kuruluşlarının sayısının artması, kaliteli sağlık hizmeti, sağlanan iyi sonuçlar, sıcakkanlılık, misafirperverlik ve farklı kültürlere hoş görülü yaklaşımlardır. Ayrıca, Avrupa ülkelerinde çok uzun bekleme süreleri ve sağlık hizmeti fiyatlarının yüksek olması gibi nedenler de, Türkiye’ye bu sektörde puan kazandırıyor.

Genel olarak değerlendirildiğinde Avrupa ülkeleri özellikle Türkiye’yi tehdit kabul etmektedirler. Neden olarak da, yaşlı nüfus artışı, pahalılık ve tedavi süresi sayılabilir. Ülkemizde ise bu olumsuzluklar olumlu yönde cevaplanmaktadır. Bu açıdan belirtilen ülkelerin turist potansiyeli düşüş göstermektedir. Türkiye kazandığı bu avantajı olumlu yönde kullanmalı ve ona göre stratejik çalışmalarını yürütmelidir. Böylece Türkiye uluslararası sağlık turizmi faaliyetlerinde güçlü alternatiflerden biri haline gelerek güçlü bir markaya dönüşebilir.